Dünyanın önde gelen siyaset ve ekonomi yayınlarından İngiliz The Economist dergisi, küresel ölçekte yaşanan jeopolitik krizlerde Batılı güçlerin arabuluculuk rolünün ve etkisinin hızla zayıfladığını yazdı. Dergide yer alan kapsamlı analizde, geleneksel arabuluculuk mekanizmalarının köklü bir eksen değişimi geçirdiği ve Türkiye’nin diplomatik masalarda ağırlığını artırarak yeni dönemin en etkili aktörlerinden biri haline geldiği vurgulandı.
“Dünyanın yeni barış elçileriyle tanışın” başlığıyla yayımlanan analizde, Ankara’nın kriz bölgelerindeki diplomatik başarısının Batı merkezli modellerin ötesinde farklı bir güven zeminine dayandığı ifade edildi. Türkiye’nin köklü tarihsel bağları ve coğrafi kimliğinden aldığı güçle, özellikle Müslüman coğrafyadaki çatışmalarda Batılı aktörlere kıyasla çok daha adil, kabul edilebilir ve güvenilir bir aracı olarak konumlandığı belirtildi.
Çok Yönlü Mekik Diplomasisi ve Stratejik Kazanımlar
Analizde, Türkiye’nin son beş yıllık süreçte Rusya-Ukrayna, Etiyopya-Somali ve Pakistan-Afganistan gibi kritik ve çözümü zor dosyalarda üstlendiği yapıcı rollere dikkat çekildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yürütülen bu proaktif mekik diplomasisinin, Türkiye’yi “küresel Güney’in güçlü bir savunucusu ve hamisi” haline getirdiği aktarıldı.
Ankara’nın kriz süreçlerindeki bu yoğun mesaisinin sadece küresel imaj odaklı olmadığı, doğrudan iç siyasi istikrar ve bölgesel güvenlik çıkarlarına dayandığı kaydedildi. Sınır komşularındaki çatışmaların Türkiye’ye mülteci dalgaları, enerji arzı kesintileri, ekonomik durgunluk ve terör tehdidi olarak yansıdığı hatırlatılan analizde, yangını daha büyümeden kaynağında söndürmenin Ankara için “maliyet-etkin” ve hayati bir strateji olduğu ifade edildi. Irak, Libya ve Somali gibi bölgelerde arabuluculuk kabiliyetinin kullanılması ise ticari ve jeopolitik çıkarların korunması esasına bağlandı.
Batı Dışı Aktörlerin Esneklik ve Pragmatizm Avantajı
The Economist, eski kuşak diplomatik aktörlerle kıyaslandığında Türkiye ve Katar gibi yeni nesil arabulucuların sahada çok daha esnek ve pragmatik avantajlara sahip olduğunu yazdı. Batılı hükümetlerin yasal yaptırımlar ya da iç siyasi baskılar nedeniyle doğrudan masaya oturamadığı Hamas, İran ve Taliban gibi kritik yapılarla Ankara ve Doha’nın doğrudan iletişim kurabilen açık bir kanal işlevi gördüğü vurgulandı.
Geçmişte Batı eksenli anlaşmaların insan hakları ve demokratik reformlar gibi ideolojik şartları öncellediği, yeni aktörlerin ise bu şablonları bir kenara bırakarak doğrudan sahada istikrara, somut iş fırsatlarına ve ticari akışa odaklanan sonuç odaklı bir yaklaşım getirdiği belirtildi. Barselona Özerk Üniversitesi Barış Kültürü Okulu (ECP) verilerine göre, 2025 yılında dünya genelindeki 53 barış sürecinden en az 20’sinde Türkiye, Çin, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arab Emirlikleri gibi aktörlerin masada yer aldığı aktarıldı.
Birleşmiş Milletler ve Geleneksel Aktörlerin Erimesi
Analizde çarpıcı bir diğer nokta ise Soğuk Savaş sonrasının geleneksel arabulucuları olan Birleşmiş Milletler (BM) ile Norveç, İsveç ve İsviçre gibi ülkelerin sahada tamamen devre dışı kalması ya da eski ağırlıklarını yitirmesi oldu. BM’nin askeri ve siyasi caydırıcılığının çöktüğüne dikkat çekilen haberde, kurumun son kayda değer başarısının 2022 yılındaki Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması olduğu, sahadaki mavi bereli asker sayısının ise ciddi oranda gerilediği bildirildi.
Yeni dönemin en belirgin özelliği olarak bölgesel güçlerin dış aktörleri tamamen dışlayarak kendi aralarında çözümler üretmesi gösterildi. Suriye sahasında İran, Rusya ve Türkiye’nin Batılı bir müdahaleye ihtiyaç duymaksızın pek çok ateşkes mekanizmasına öncülük etmesi, yeni dönemin “dış müdahalesiz sert ve pratik çözümlerine” en net örnek olarak sunuldu.
